Gülay Perşembe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülay Perşembe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2026 Cumartesi

FARKLILIKLARIN UYUM SAĞLADIĞI BİR ROMAN ÇÖP-Gülay Perşembe

 

Bodrum Turgut Reis’te düzenlenen, Hasan oğlumun da imzası olduğu için kızım Neslihan ile gittikleri YAYDER Bodrum Kitap ve Edebiyat Festivali’nden bana bir kitap hediyesi geldi. Kızım Neslihan, Tekin Yayınevi’nce yayınlanan Yazar, Öğretmen, yapıtları, kalemi, Türkçesi ödüllü Gönül Çatalca’nın Çöp adlı romanını hediye getirdi. Kitabı okumaya başladığımda bırakamadım ve üç günde bitirdim. Fabrikatör olan bir aileden, çöp toplayarak geçimini sağlayan ailelere farklı gelir durumuna sahip insanlar romanın karakterleri. İki farklı gelir yapısına sahip olan bu insanların en temel benzerlikleri ailenin gücüne, güzelliğine inanmaları, evlerinin temiz olması. Avrupalı bir kişi de romanın karakterlerinden. İki kesim arasında da adeta köprü olan gönüllü, yardımsever bir karakter. Bu konuda samimi olmasına karşın misyoner olabileceği düşünülerek bir kesim güvensiz davranıyor. Gönüllü olmasında samimiyeti anlaşılınca insanlar da güven duyuyor.

Bazen bir mekanda vefat eden babanızın fotoğrafını görüp hayrete düşebilirsiniz. Neden hayret edilir çünkü babanızın geleceğini düşünmediğiniz bir yerdir. Neden gelmesin? Çok da sır verip romanın büyüsünü bozmak istemiyorum. Şunu söyleyebilirim; sizi dünyaya getiren anne, babanızın sırlarıyla bir gün karşılaşabilirsiniz.

Çöp deyip geçmeyin. O çöpten işe yarar şeyleri toplayıp para kazanan, hayatlarını idame ettirenlerin yaşamıyla ilgili de roman. Aslında fabrikatör olan da çöp toplayanlar da gelirini çöplerden sağlıyor. Daha doğrusu çöp dağlarından. Bu dağlar ki, yemyeşil değil, güzel kokular da duyulmuyor.

Çöp toplayan ailenin kitap kurdu bir oğlu var. Çöp toplayan mahalle komşuları da çöplükte buldukları kitapları bu gence getiriyorlar çünkü okuyor. Kitap okumayı seviyor. Peki çöpten sadece cansız nesneler mi  çıkar? Bu sorunun cevabı romanda. İnanılmaz ama inanılır olduğunu fark ettiğim olaylar var Çöp adlı romanda. Okur çok kötü olaylara da, çok iyi durumlara da tanık oluyor, dengeyi de görüyor.

Bazen bir roman karakterlerinden başka roman karakterlerine selam verilir. İşte ben de Çöp’teki bir karakterinde Victor Hugo’nun Notre Dame'ın Kamburu romanın başkahramanı Quasimodo’yu hayal ettim. 

Romanda, gelir durumu olarak çok farklı iki ailenin yollarının kesişmesi, konuşması, şaşırması, insan olanın her yerde aynı olduğu, bir aile mutlu ise fakirlikle zenginlikle alakası olmadığını anlattığını düşünüyorum. Aslında kendi hayatımı da romanı okurken düşündüm; öğretmen okulunu bırakmak zorunda kalan babam Ali Galip firmasında 40 yıl çalışan bir işçiydi. Ancak Ali Galip, babamı son yıllarda perakende satış dükkanının kasasına oturtmuştu. Ben bir tüccar oğluyla evlendim. Eşim de tüccardı. Sınıf farkı gibi gözüküyor ama hiçbir fark yoktu. Aynı şeyleri yiyorduk. Kayınvalidem de annem de çok seyrek giysi alırdı. Tek fark onların kazandıklarıyla biraz mülk edinmeleriydi. Daha fazla kazandıkları için. Babamın maaşı ile gayet güzel geçinirdik, mülk edinemezdik. Yaşayışımızda fark yoktu. Eğitimde de çok fark yoktu. Eşim üniversite mezunuydu ben de iyi bir lise eğitiminden geçtim. Olgunlaşmaya gidip dikiş dikerek 10 yıl da evlenmeden çalıştım. Rahmetli eşim gibi ben de hep kitap okumayı sevdim. Bu çağda böyle olabilir mi? Bilmiyorum. Neden olmasın? Gönül Çatalca’nın Çöp adlı romanını okuduğumda kendi ailem geldi aklıma; farklılıkların nasıl uyum sağladığı.

 


28 Şubat 2026 Cumartesi

İSMET KIZ VE YAŞAR AKSOY'UN BALIKÇI'YI ANLATAN KİTAPLARI-Gülay Perşembe

 


Yeni okumuştum "Şakirpaşazade Halikarnas Balıkçısı Ailesi" kitabını Yaşar Aksoy 'dan. Bir bilge kişiden öte bir kuşağı anlatıyor Aksoy kitabında. Anadolumuzun mavisini, gelip geçen uygarlıkları tanıtan Balıkçı'nın dostları o entelektüel insanlarını anlatır. Kalpleri insan, doğa, toplum, vatan sevgisiyle atan o güzel insanları... Misakı Milli İlkokulu'ndan sınıf arkadaşım eğitimci-yazar-şair-ressam-eleştirmen Turgay Gönenç'in yanı sıra deneme, inceleme yazarımız, Eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı, filolog, arkeolog,Azra Erhat'tan, ilk kadın ortodontistimiz, sanatseverimiz Ayşe Mayda'ya, akrabalarına, dostlarına çok sayıda kişinin Halikarnas Balıkçısı hakkındaki kıymetli yazıları da Yaşar Aksoy'un kitabında yer alıyor. Ve tabi Bodrum., Bodrumlular... Onlara olan sevgisi, emeği, Bodrumlular tarafından çok sevilmesi... Bir deryayı kendisi de derya olan Yaşar Aksoy'un yeniden kitaplaştırmasından dolayı kutlarım.


Kuaförümde nasıl mevzu açıldıysa Mürvet'cim hemen "Anılar Akın Akın" Halikarnas Balıkçısı Kızından kitabını gösterdi.
2009 yılında ikinci baskı ve yazarı İsmet Kabaağaçlı Noonan aileye imzalamış.

"Al Gülay abla sen de oku" dedi.
Oldum olası anı kitaplarını daha çok severim.
Ve hızlıca ara vermeden okurum, tıpkı sevdiğim romanlar gibi.

Yazar ailesi özellikle herkesin tanıdığı babası Halikarnas Balıkçısı diye bildiğimiz Cevat Şakir Kabaağaçlı ve geniş sanatçı ailesiyle beraber kendi hayat hikayesini anlatmış. Bir evladın gözünden değil sadece sevgisinden anılarından Halikarnas Balıkçısı'nı tekrar tanımak ne güzel... İsmet Kız, sanatın birçok dalında yapıtlar üreten akrabalarına da ayrı ayrı kitabında yer vermiş. Hani şairimiz Edip Cansever'in "Masa Da Masaymış Ha!" adlı şiiri gibi Halikarnas Balıkçısı'nın avlusundaki masaya kimler kimler konuk olmuş... Masa bir kültür-sanat-doğa yuvasına dönmüş. İsmet Kız'ın, babası Halikarnas Balıkçısı'nın Bodrumlularca sevgiyle saygıyla o güzel uğurlanmasını kaleme alışını okuyunca gözyaşlarınıza engel olamıyorsunuz.

Ölenlerine ve İsmet Noonan'a rahmet diliyorum...

21 Ağustos 2025 Perşembe

AH O ESKİ FUARLAR-Gülay Perşembe


 

1936 yılından bir fotoğraf. 20 Ağustos 1937 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı adını aldı.  Bir zamanlar dolu dolu geçen bir Fuarımız vardı. (Bu yıl 1 Eylül-10 Eylül arasında) İnsanların yalnız İzmirlilerin değil, bütün Ege’nin dört gözle beklediği Fuar. O kalabalıklar. Oteller dolar, günü birlik gelenler dışında evlerde konuklar... Küçük kızım Neslihan’ı doğurduğum yıl ben hastanedeyim, evin sekiz odası da misafir dolu.

Dünyanın ahvalini öğrenirdik Fuar ‘daki pavyonlardan. Reklam kağıtları toplanırdı.  O zaman ki fuarlarda  yalnız kültür değil eğlence de vardı. Konserler, tiyatrolar...

Yiyecekler, semaverli çay bahçeleri, her bütçeye uygun. İstersen evden yiyecek getirir, bir çay bahçesinde de çayını yudumlayıp dinlenir, gelen geçeni izlerdin.

Artık mesleki fuarlar Gaziemir’de. Kala kala ve kısala kısala normal fuarımız kaldı eski yerinde. Hayvanat Bahçesi bile taşındı.  Ne Zeki Müren var artık ne Müzeyyen Senar ki kendilerine has gazinolarında.

Yabancı pavyonların ürünleri artık her yerde var, parasına güvenene.

Arzum  o yeşilliğin hiç olmazsa kaybolmaması. Aman dikkatli olalım, bozdurmayalım.




Yukarıdaki fotoğraf kardeşim ve rahmetli babamla fuar anımız...


FUAR-Gülay Perşembe

20 Ağustos-20 Eylül Çocukluğumun, gençliğimin İzmir Enternasyonal Fuarları. Tam bir ay... Doya doya gezdiğimiz fuarlar... O zamanlar İzmir'in tek fuarı. Gaziemir’deki ihtisas alanındaki Fuar İzmir yok. Kitap fuarları bile sonradan başladı. Birçok ülke pavyon açmak için yarışırdı. Ürünlerini gösterecek, bağlantılar yapacak. Sergi Sarayı'nda da Türk girişimciler. Sadece ticaret değil, eğlencemiz de vardı. 

Her tür müziğin gazinoları. Yenilerden, komiklerden assoliste kadar. Bir yıl rahmetli Hamit dayım bizi Manolya Gazinosu’na  Zeki Müren konserine getirdi. Hakikaten fuarımızın assolistiydi. Her sınıf eğlenebilir, kanepelere oturup dışardan da dinleyebilirdi. Gazinolara gidemeyen için devasa bir çay bahçemiz vardı. Her masaya semaver gelir, evden getirilen yiyeceklerle istediğiniz kadar çay içerdiniz. Paraşüt Kulesi’nin çevresi de hediyelik eşya satanlaŕa ayrılmıştı. İçinde de birçok yiyecek maddesi bulabilirdiniz. Daha sonraki yıllarda başka ülkelerin de yöresel yiyecek satan bölümleri oluştu. Benim gidebildiğim birkaç yıl öncesine kadar da değişmeyen tek şey içtiğimiz o güzel üzüm suları. Gaziemir’deki ihtisas fuarları açıldığından beri, artık İzmir Enternasyonal Fuarımızda yabancı ülkeler yok. Her yıl tek bir yabancı ülke ve bir ilimiz misafir olarak pavyon açıyor. O bir aylık tantana da yok. Bir haftayla işi bitiriyorlar. Hayvanat Bahçesi bile taşındı. Serde yaşlılık var artık özenmiyoruz. Dileğim; onca devasa ağacın, bitkinin bulunduğu bu alan daima Kültürpark olarak kalsın. Bir deli idareci beton doldurtmasın. Ama İzmir halkıma ve sivil toplum örgütlerime güveniyorum, izin vermezler. 

Fotoğraflar izmir.bel.tr ve izfas.com.tr'den alınmıştır.

Yukarıdaki fotoğraf kardeşim ve rahmetli babamla fuar anımız.


WAYU ÇANTASINA ANADOLU KİLİM DESENİ-Gülay Perşembe

 Amerikan yerlileri ile mademki akraba imişiz (!) ben de onların wayu çantasına Anadolu kilim desenini uyarladım. Yasemin'ciğime bir ay evvelinden yaş günü hediyem💙



15 Mart 2024 Cuma

Fİ TARİHİNDE SOKAK HAVAGAZI FENERLERİ-Gülay Perşembe


 Doğduğumdan beri 84 yıldır elektriği olan evlerde oturdum.
Garip gelmesin çocukluğumda birçok evde elektrik yoktu.
Tabii evimizde gaz lambası vardı. Sadece elektrikler kesilince yardım ederdi. Ama o yıllarda her yerde henüz sokak elektrik lambaları yoktu. Aydınlanma Havagazı fenerleriyle sağlanırdı.
Fenerci dediğimiz zat her aksam, elinde uzun bir çubuk, fenerin penceresini açar, içindekini tutuştururdu.
İleriki yıllarda elektrik direkleri konuldu ve aydınlık çoğaldı.
Anımı kızım Neslihan'ın şiirinin bir bölümüyle bitireyim, Zaten anımı hatırlatan da bu şiir oldu.

"....Ali Reis Mahallesi'nde bir fener
karardı dünyanın ikinci savaşında
şimdi annemin anılarında gezer
sevginin koşturduğu sokaklarda"

Aşkın Kedi Mevsimi, Neslihan Perşembe Kulakoğlu, Şey Yayınları

10 Ocak 2024 Çarşamba

BİR İNSANI KURTARMAK NE GÜZEL ŞEYDİR/SIDIKA AVAR – Gülay Perşembe

    Sıdıka Avar, Türkan Saylan'dan evvel Anadolu’daki kız çocuklarının okuyup bir meslek sahibi olmasına çabalamış bir öğretmen, bir eğitim mücahididir.

    İcabında katır sırtında dağlara tırmanmış, mezralardan ailelerini ikna ederek kızları Kız Enstitülerinde okutmuş, vatanımıza birçok öğretmen de kazandırmıştır. Hatıralarından oluşan bu kitapta yaptıkları aynı zamanda yöre halkına yaptığı iyiliklerin de hikayesidir.

    Başına gelen ufak bir kazadan sonra “Bana bisey olursa kızları kim toplar? Tatilde köylerine kim getirir?” diye dertlenip derdini egitim müsteşarına da açıp  kabul görünce yetiştireceği Nezahat’i yanına alıp Bingöl'ün Kığı ilçesine gitmek için yola düşmüş. Esas anlatmak istediğim olay da, kamyonla yaptıkları bu seyahatten.

    Kamyonun üstü de mal yanında insan yüklü... Mola verdikleri bir yerde inen bir yolcunun inlemeleri hastalığının had derecesini gösteriyormuş.  İnleyip su isteğine “Çay vereyim mi?” diyen Sıdıka Avar, adamcağıza içirmiş ve zorlukla tekrar kamyonun tepesine çıkarmalarına yardım etmiş. Bilmem kaç kilometre, kaç saat sonra, yukarıdan bağrışmışlar: “Hey şoför! Bu herif öldü! Dur da indirek.” Bu duruma “Çok üzüldük” diyor Avar ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “Nezahat’la biz de indik. Bağırdım ‘Durun! Öldü diye dağ başında bırakılir mı? İlk köyde bırakırız, kendi köyüne ulaştırırlar.” Halkın homurdanmasına aldırmadan, yakın köye teslim çağrısını tekrarlamış. Ama içine bir kurt düşmüş “Şu aynanı ver Nezahat” demiş. Ölü bildikleri adamin ağzına tutunca buhar olusmuş. “Bu adam yaşıyor! Az daha dağ başında onu bırakacaktınız!” demiş. En yakın köye kadar, hastanın ağzına ince kestiği elmaların suyunu, biraz da limon sıkmış. Zar zor yutarmış hasta adam. En yakın köyde de hastayı bırakmışlar kendi köyune ulaştırsınlar diye. Hala yolcular “Boşuna bu adam gidici” derlermiş. Seneler sonra yine bir Kığı seyahatinde, şafakla hareket edecekleri için bol ekmek alayım diye aranırken hepsinde o saatte ekmeklerin bitmiş olduğunu görür. Üçüncü fırında da yok cevabını veren çırak çocuğa içerden bir bariton erkek sesi “Dur hele!” der. Küçük bir kapıdan eğilerek geçen bir erkek

“Oy! Anam babam, sen hoş gelmişen!” diye koşup ellerine sarılmış Sıdıka Avar'ın. Birini bırakıp birini öpermiş ellerinin.  “Seni Allah'ın gönderdiği ermişsen, evliyasan, nesen? Koş Güllü, beni dirilten hanım aha bu hanımdır, elini ayağinı öpmüşez. Aha sen kamyonda bir ölüyü dirilttin ya, o benem işte!”

Anlatmış  “Bir hafta o köyde kaldıktan sonra, meşelerden bir sedye yapıp köyüme getirmişler. Zamanla iyileşip tarlamı satıp bu fırını açtım” demiş. Ardından da “Hiç ben seni ekmeksiz bırakır mıyım? Anamdan irelisin, emret ki yapam!” deyip bütün gece uğraşıp sabaha ekmekleri yetiştirmiş.

Bir insani kurtarmak ne güzel şeydir. 


 

TİRE TAKTAK KEBABI – Gülay Perşembe

 

   6 Ocak 2024 tarihli takvimde, Tire Taktak Kebabı yazılmış. Benim kuyu kebabı olarak bildiğim , Tire Taktak Kebabı’na Tandır Kebabı da denir. Bu ismi de öğrenmiş oldum.

    Tire kendine has köftesiyle meşhurdur. Ama onun yanında çarşı içinde sayılı lokantanın yaptığı Tire Taktak Kebabı’nı da denemelisiniz

   Atalarım Girit'ten muhacir olarak 1800'lerin sonunda Tire'ye iskan etmişler. Kardeşleri 20 yaşın üstünde olduğu halde, babam 1900'de Türkiye’de doğmuş. Altı yıl sonra 2. Abdulhamit'in emriyle Giritli köyü kurulmuş, oraya yerleşmişler. Babam sonraları eğitim için İzmir'e gelmiş. Savaş yılları eğitimi yarım kalmış. Neyse bu ayrı bir konu. Gelelim kebaplara...

    Bir gün önceden pişirmeye başlanan kebap, sadece sabah 5 ila 9 arasında bulunuyormuş. Rahmetli babamla bu Tire'ye has yemeklerde hatıralarım var. Babam bize ince et şişi üzerinde o ince köfteleri hazırlardı, mangalda pişirirdik. Ama 'Bu Tire'ye has bir köfte kebabı' diye hiç zikretmedi. Şimdi şimdi programlardan adını öğreniyorum. Hatta evlenince, geniş şişler üzerinde Adana kebabını öğrenince, 'Zahir bizim geniş şişlerimiz yoktu, ondan babam ince şişte yapardı' diye düşünmüştüm.

Tire Taktak Kebabı gelince, 50'li yıllarda Tire'de bir hafta bir aile dostunda kalmıştık. Birçok güzellikleri dolaşıp Tire Taktak Kebabı’ndan da tatmıştık. Şimdilerde de birkaç yıl ara versek de coronadan Giritli köyümüzun festivalinde tadıyoruz en azından köftesini.  Artık Tire kaynaklı hazır da alabiliyoruz marketten.

   64 yılında rahmetli babam hastanede yatarken, bizden en son Tire Taktak Kebabı istedi. Geçmiş zaman nereden bulduysak alıp getirmiştik. Ama tattıramadık 2 gün sonra mevlasına kavuştu. Ruhu şad olsun.


 

GİRİTLİ İBRAHİM KAHYA -Gülay Perşembe

    Girit mübadili İbrahim Oruç... Rahmetli eniştem, Himmet teyzemin değerli eşi.

    Menemen’de ikamet ederlerdi. Teyzem İzmir Kestelli Caddesi’nden gelin gitmiş. Bizim için enişteden öte, dayı amca gibiydi... Çocukları olmayınca, kendisinin ve teyzemin yeğenlerini çok severdi. Biz de onu çok severdik.

    Küçüklüğümde, yaz tatillerinde bağlarına gitmeyi çok  severdim. Bana Arzu ile Kanber, Battal Gazi türü kitaplar alır, okuturdu. Okuma yazması yoktu ama babamın deyişiyle çok akıllı ve hesabını bilen bir insandı.

    Beni çarşıya götürür köfte ısmarlar “Bugünkü yemeği pek sevmediğini biliyorum onun için getirdim” derdi.

    Meneme’e giderken Basmane’den trenle giderdik. Bizi babam uğurlardı. Bir keresinde Menemen’deki evlerinde kaldıktan bir zaman sonra babamın bende kalan mendilini koklayıp durmuştum. Rahmetli eniştem de “Anlaşıldı sen aileni özlemişsin. bir İzmir gezisi vacip oldu” demişti.

    Ters dönen traktör altında kalıp ölen genç yaştaki yeğenine üzüntüsünden, haftasına da onu kaybettik. Kalbi altın gibi bir Giritli İbrahim Kahya’yı anmak istedim.



14 Haziran 2023 Çarşamba

İĞLEK-Gülay Perşembe

 

    Bugün bir kelime öğrendim Tire sayfasından; iğlek. İğlek; reçellik erkek incirin adıymış. Urla İskelesi'nde, denize gittiğimiz yol boyunca incir ağaçları vardı, herkese yeten. Birkaç incir toplamışım reçel yapacağım. Tez olsun diye şekli bozulsa da dışını soyup haşlayayım dedim. Aman Allahım! Ellerimde o nasıl bir kaşıntı, bilememişim ki eldiven takayım.

    Rahmetli Halime teyzem, pek güzel yapardı incir reçelini. Onları kirece yatırırdı tatlanıp yumuşamaları için. Bana böylesi zor geldi, dışını soyayım demiştim. Rahmetli babam, Ali Galip'ten turunç reçeli getirirdi. Tadı bizim kabuklarından yaptığımız gibi ama turunçları ceviz büyüklüğünde toplamışlar, yeşil incir reçeli renginde. Gördünüz mü halk deyişi öğrendiğiniz bir kelime sizi anılarda ne çok kelimeyle buluşturuyor...


Male fig - By Gülay Perşembe

I learned a word today from the Tire District of Izmir page on Facebook. The name of the word I learned in Turkish is İğlek. The meaning of this word is the name of the male fig for jam.At Urla Pier, along the way to the sea, there were fig trees, enough for everyone. I've gathered some figs and I'm going to make jam. I thought I'd peel it off and boil it, even if it's deformed so that it's quick. My God! My hands were very itchy. If I knew it would itch like that, I would have worn gloves. My late aunt Halime used to make fig jam very well. She used to put the figs in lime to sweeten and soften them. It was hard for me to do this, I said I would peel the outside of the fig. My late father used to bring bitter orange jam from Ali Galip. It tasted just like what we make from our shells. However, they picked the citruses the size of a walnut. It was the color of green fig jam. Did you see how a word you learned as a folk saying brings you together in memories...

 

 


4 Mayıs 2023 Perşembe

HAYALİMDEKİ ŞAKAYIK-Gülay Perşembe

 


Çocukluğumun bahçesi... Avlu derdik, her hal küçüklüğünden. Küçükken bin bir çiçekler yanında, bir zerdali ağacı (acı çekirdekli kayısı) ve fıskiyeli üzeri deniz kabuklarıyla bezenmiş küçük bir havuzu da olan... Sonraları eksi geçen bir kışta donup yok olan zerdali ağacı... Ama çiçekler... Neden o yıllarda mis gibi kokardı çiçekler o güzel görüntüleri yanında...

  


Rengarenk güller, karanfiller, ağaçlaşmış şakayık hanim eli, o nazlı fullar... O güzel kokulu çiçekler arasında, günümün balkon sardunyalarına bile yer yok illa kokulu çiçekler olacaktı.

   Avlu duvarları babamın sevdiği renk yeşil badanalı, herkesler çivit mavisi boyarken (o zamanlar revaçta olan dolmakaleminin mürekkebi bile yeşil) ve çiçek saksıları, boşalmış yağ gaz tenekeleri ki onlar da yeşile badanalanmış. Özellikle ilkbaharda, pazar günleri o çiçekler elden geçer, budanır , çoğaltılır, gübrelenir (sokaklardan deve kervanıyla geçerdi gübre satanlar).

  


Bir de asmamız vardı çardaklanmış, bamya koruksuz olur mu? (şimdilerde limon sıkmak garibime gidiyor) Ve kalırsa siyahla bordo arası renklerde üzümleşen. Bir dostun paylaşımında bu demeti görünce ve aslını da fotoğraflayınca anılarım çocukluğuma gitti...

(Fotoğraflar pixabay.com’dan alınmıştır.)

6 Ağustos 2022 Cumartesi

KERVAN KÖPRÜSÜNDEN GEÇERKEN ÇOCUKLUĞUM – Gülay Perşembe

Meles Çayı üzerinde Tepecik başlarken yolları birleştiren bir köprücük; Kervan Köprüsü. Çocukluğumda, yetişme çağımda, babamla evimizden kıvrıla kıvrıla sokakları arşınlayarak bu köprüden geçer, Tepecik Pazarı’na giderdik. Az mesafe yok  ama eskilerde ne çok yürürmüşüz... (Babam öğlenleri ta şekerciler içinden gelip Namazgah Yokuşu’nu da çıkıp yemeğe gelirdi.) E pazara gitmişken Büyük Sinema’ya da uğranır, filmi izler, nevalemizi de alır dönerdik. Bir zamanlar Meles Çayı dericilerin artıklarından çok pis kokardı. Şimdi pek suyu olmasa da (Zannımca kaynakları evlerin dolmasından azaldı.) temiz ve pis kokusu giderildi. Yapılan viyadüklerin gölgesinde kalan, bir zamanlar üzerinden geçen deve kervanlarından adını alan Kervan Köprüsü bakın bana neler anımsattı...

 

31 Temmuz 2022 Pazar

BİR AİLE FOTOĞRAFININ ANIMSATTIKLARI; ÖDEMİŞ BİRGİ – Gülay Perşembe

 


  Amatörce çekilmiş bir çekirdek aile fotoğrafı... Annem babam kardeşimle... Arkasındaki not;1962 Ödemiş. O gezimizde esas gaye Ödemiş Birgi’ye gitmekti. Birgivi hazretlerini ziyaret edip adak adamak. Rahmetli Hamit dayımın aileden toplayabildiklerini kamyonete bindirip getirdiği ziyaret. Orada kurban kesilip yenildiğini hatırlıyorum. Babam da kömür ocağını sırf çay demlemek için taşırdı. Hatta dönüşte güzel bir manzara görüntüsünü yakaladığımızda mola vermiştik. Yengemin abisi Sait abi “Burada ne güzel çay içilir!” dediğinde hiç üşenmeyen babam ateşi yakıp çay demlemişti. 

Ziyaret edilen Birgivi hazretleri 27 Mart 1523’Balıkesir de doğmuş. Babasından aldığı eğitimden sonra İstanbul’da Haseki Medresesi’nde eğitim alıp müderris olmuş. Ömrünün geri kalanında Birgi'de talebe yetiştirip halkı irşad edip eserler yazmış ve 'Birgivi' lakabıyla anılmış. İnsanımız Allah'a duada, illaki araya bir insanoğlunu koymayı seviyor. Aklı başında bir insan ancak saygısından ziyaret eder böyle ilim, irfan sahibi kişileri. 

Yazımı dört asır önce söylenmiş ve her asırda geçerli 'Birgivi'sözleriyle bitireyim: "Öyle bir zamanda bulunuyoruz ki, cehalet meşhur, ilim ise sözü edilmeye değmez olmuştur. Bazı kimseler hurefaları ve dinin yasakladığı şeyleri Allah'a yaklaşmanın en yüce yollarından sayıyor. İlmi zayıf bazı kişiler, insanları ibadet kılığına büründürülmüş yaygın bidatlara teşvik ediyorlar. Bu durum insanların kendisinden gafil bulunduğu bir musibettir.” Ne demeli “Tarih tekerrürden ibarettir." boşuna denilmemiş. Akıllansaydık tekerrür eder miydi?

 


19 Mart 2021 Cuma

BİR FOTOĞRAFTAN NE ANILAR ÇIKAR - Gülay Perşembe


1943 yılından bir hatıra. Üç kız kardeş, üç bacanak, bir kayınvalide ve bendenizin (ortada beyaz elbisesinin eteklerini tutan çocuk) poz verdiği bir kartpostal.

Elime geçen fotoğrafların önce arkasına bakarım çünkü genellikle babam, fotoğrafların arkasına not düşerdi. Zamanını, fotoğrafın çekildiği yeri veya gerekçesini yazardı. Bu fotoğrafta bilgi yok ama en azından fotoğrafçı damgası okunuyor. Foto Işık Ali Balım. Birçok fotoğraf ile gruplara girince, fotoğraf ve fotoğrafçı bilgilerini merak ediyorsunuz. Araştırırken Ali Balım’la ilgili bilgilerde, Tarık Dursun K.'nın bir yazısını gördüm. Bizdeki hangi kitabından bu parça diye merak ettim. Bizde aradığımız kitabı, kitaplığımızın hangisinde olduğunu büyük kızım Gülnihal hemen bulur . Tahmin ettiğim gibi, Tarık Dursun K.'nın “Kaş Kaş Üstüne Taş Taş Üstüne” adlı kitabının içinden buldum Foto Işık Ali Balım ve arkadaşlık ettiği oğullarını anlattığı yazısını. Neyse bu başka konu.

Fotoğrafta dikkat çeken bir nokta da, yeni gelin olduğunu tahmin ettiğim küçük teyzemin kolundaki bilezikler. Hep düşünürüm; şimdi olanın bile takıp takıştırıp sokaklara çıkamadığı bir zaman yaşıyoruz. O devirdeyse, hele de girmesek de zorluklarını çektiğimiz İkinci Dünya Savaşı yıllarında kadınlar, rahatça takılarını kollarına takabiliyor, kullanabiliyorlar.

Çocuklarım anneannelerinin ileri yaşlarına yetiştiler. Hep söylerdim çocuklarıma; anneannenizin yaşlılığında boyunun kısalığına bakmayın. Anneanneniz, kardeşleri içinde en uzunuydu. Bu fotoğraf da bunun ispatı.

Bir akraba nikahı dönüşü İzmir Fuarı’nda yapılan (Kültürpark) göl önünde çekilmiş bir fotoğraf bana neleri çağrıştırdı değil mi? Eski fotoğraflar daha kıymetli. Eskiden öyle herkesin bir fotoğraf makinası yoktu. Fotoğrafhanelerde fotoğraf çektirirdiniz veya böyle dolaşan fotoğrafçılardan rastlarsanız, babam gibi meraklıysanız hatıra fotoğrafı çektirirdiniz.

Küçük kızım Neslihan "Eski anılardan bir şeyler yaz. Fotoğraflarından yazılar çıkarabilirsin” diyor. Ben de, “Benim renkli bir hayatım yok. Ne yazayım?” diyordum. Neslihan, önüme fotoğraf albümü koydu. “Bir fotoğraftan ne anılar çıkar” dedi. Çıkarmış.

5 Ocak 2021 Salı

50’Lİ 60’LI YILLARDA DİKTİĞİMİZ GELİNLİKLER - GÜLAY PERŞEMBE

 


50’lerden bu fotoğrafı görünce anılarım debreşti. 50’li 60’lı yıllarda diktiğimiz gelinlikler genellikle uzun kollu olurdu, iç sateni straplez olsa da. Hem de el üzerine kol sivrilirdi. Enstitü Tekamül (Olgunlaşma) Atölyesi’nde nice gelinlik diktim. Akraba kızlarına da. Hep bir toplanır, elebaşı ben biçer, prova yapar hep birlikte kolaylardık. Bazılarının sadece beden kısmı o güzel Fransız dantelleriyle kaplanırdı. Bütçeye göre eteğe de kullanan olurdu. En güzel kumaşlar da daha ziyade Hasan İkbal Mağazası’ndan alınırdı. Dantelinin motifinin üzerine boncuklarla işlenirdi. Biçilen günde kayınvalideler üzerine para atar, biz öğrencilere bir pastane parası çıkardı. Kuzenim Ferah’cığımın gelinliğini keserken kayınvalidesinin (kendisi Kilis kökenlidir ) zılgıt çekişini unutmuyorum. Kendi saten düşes gelinliğime de az bir dantel kumaş aldırıp önüne aplike yapıp boncuklarla işlemiştim. 50 küsur yılda kimseye vermemiştim. Çünkü yıkayınca uzun boncukları kararmıştı. Şakadan çıkarıp Neslihan’a giydirince çok beğendi, vücuduna da uyunca (E biz de gençliğimizde böyle kütük beden değildik), uzun boncukları değiştirip kollarını kısaltıp bir de arkadan dekolteyi açtık, ne demekse modernleştirdik ve kızıma nikahında giydirdik. Onca akraba arkadaş dostlardan uzak bir nikah oldu, sadece anne baba, kardeşler ve çocukları. Ah! Corona! Allah nerde varsa mesut etsin, bu derdi de dünyamızdan def etsin. Amin. 


 

21 Aralık 2020 Pazartesi

BABAM VE ALİ GALİP – Gülay Perşembe

 


Ali Galip, ağzımızı tatlandıran İzmir’in simge lezzetlerindendir. 1900’lü yılların başından itibaren bu lezzetleri halkla buluşturur. İhracat yapar, uluslararası olur. İzmir’in kozmopolit yapısı lezzetlere yansıtılır. Rum, Ermeni, Fransız, İtalyan ustalarla da çalışılır. Bugün İzmir’de Kemeraltı’na gittiğinizde ismi, lezzeti yaşatılmaktadır. Benim hayatımda da Ali Galip’in yeri vardır çünkü rahmetli babam Abdurrahman Akdil, burada 40 küsur yıl çalışmıştır. Fotoğrafta elinde kahve fincanıyla sağda oturan Ali Galip’in emektarı Babam Abdurrahman Akdil’dir. Daha sonra Şekerciler Çarşısı’nda açılan dükkanda çalışmıştır. Kasada oturuşunu hatırlayan kaç kişi kaldı? Babam 1964’de öldüğünde dükkan kapanmıştı. Sadece ALGA çukulatalarına ağırlık veriyorlardı. Ruhun şad olsun babacığım.

2 Ağustos 2020 Pazar

BİBERLİ EKMEK, SOKAK FIRINI, GÖZ HAKKI – Gülay Perşembe

Birçok kişiden gözlemledim Biberli Ekmek, pul biberle yapılıyormuş. Rahmetli kayınvalidem bana, taze kapya biberi makineden geçirip yapmasını öğretti. Bibere zeytinyağı, soğan, tuz ekleyerek bir iç hazırlanıyor. Ben 20 temmuzda yaptığımda ceviz de koydum. Hamuru da lahmacun, pizza yaptığım mayalı hamur gibi yaptım. 1.5 bardak suya 0.5 bardak zeytinyağı ölçüsüyle hamuru yapıyorum. Tek tek küçük yuvarlaklar şeklinde de yapılıyor. Üzerine de (kimisi de içine) susam konulur. Gelin girdiğim Bayramyeri Tatar Mahallesi’nde otururken, bitişik evde yaşlı bir teyzemiz vardı. Bir gün bana pencereden seslenerek, “Gelin kız! Senin eltin kırmızı kırmızı bir şeyler getiriyor fırına. O nedir ki?” diye sordu. Eltim Yurdanur yengem çok sık yapardı bu biberli ekmeklerden. O zamanlar sokak fırınları çok revaçtaydı. Tam karşımızda bir ekmek fırını vardı. Öğleden sonra mahallenin yemeklerini, böreklerini pişirirdi. Yaşlı teyzemizin sorusunu cevaplamakla kalmadım, Biberli Ekmek yaptığımda da ona götürdüm merak ettiğini tatsın diye. Doğduğum evimize de fırın yakındı. O güzel domates biber dolmalarını, kuzu etli bamyeyi, türlüyü, annemin hamurunu açtığı o sini dolusu börekleri orada pişirtirdik. Karşı sırada bizim de bir ihtiyar Giritli Sıdıka hanım teyzemiz vardı ki hep pencereden bakınan. Rahmetli annem ona da gönderir "Göz hakkı” derdi. Bir biberli ekmek beni ne anılara götürdü.

FARKLILIKLARIN UYUM SAĞLADIĞI BİR ROMAN ÇÖP-Gülay Perşembe

  Bodrum Turgut Reis’te düzenlenen, Hasan oğlumun da imzası olduğu için kızım Neslihan ile gittikleri YAYDER Bodrum Kitap ve Edebiyat Festiv...